17 Kasım 2017 Cuma


Acıların tam ortasındayız. Ne bir adım ilerisi ne de bir adım gerisi mümkün. Seni kanatanlar, acıya boğup gidenler, yüzünü güldürenler, kendin olmana imkan verenler, iyiler kötüler, güzeller çirkinler, doğrular yanlışlar. Hepimiz birazının tohumlarını alıp etrafa savuruyoruz.
Ölecekmiş gibi çektiğimiz bütün acılardan uyanıyoruz,
diriliyoruz tekrardan doğuyoruz ve hayat bize tekrardan dokunuyor; güzellikleriyle. Kendi kendimize kuytu köşelere çekilip hatıralara dalıyoruz, dişlerimizi sıka sıka ağlıyoruz.

Birden evet birden..  

Aklımıza gelen ufak bi’ anda yine bitmedi bitemedi diyoruz. Gelgitlerimizin haddi hesabı yok,
biz yokuz,
duygularımız yok,
etrafımızda kimse yok.
Bir gün geliyor ve başımızı kaldırıp bu defa son bulacak diyoruz. Gözlerimizi kapatıp derin bir nefes alıyoruz. Şükür diyoruz olan olmayan her şeye, beni ben yapan her şeye şükür diyoruz. Sonra mucizelere inanıyoruz...
İçimi temizleyen mucize sen bana hep hoş gel.. Benim yolum seninle aydınlık olacak.


Selam ve dua ile..







*17.02.2016 tarihli yazıdan revize.

30 Temmuz 2017 Pazar

Demem O ki


Doğdum ağladım, yürüdüm ağladım, koştum ağladım, ezildim ağladım, bağırdılar ağladım, mutlu oldum ağladım, sevdim ağladım, ayrıldım ağladım, ölümler duydum ağladım, üniversiteyi kazandım ağladım, depresyona girdim ağladım, sevilmedim ağladım, sevemedim ağladım, yapamadım ağladım, çalışamadım ağladım, çok ağladım... 
Şimdi bunu yazarken yine ağlıyorum.
Hayatımın her duygusunu ağlayarak geçirdim. Sözcükte anlam olarak belki ileride müfredatın bir köşesinde burada ağlamak kaç duygu ile anlatılmıştır diye sorarlar. Benim de kemiklerim kımıl kımıl  titrer he? 
Neden olmasın. 
30’umda öleceğimi istemekle ve hissetmekle birlikte 7 sene gibi bir zaman dilimi var önümde. 7 senede duyurdum duyurdum yoksa kimse adımı duyamaz mazallah. Ben böyle değildim. Demek isterdim ama ağlamayı kendime felsefe bilmişken ne yazık ki diyemiyorum. 
Tükettiler, 
He şimdi diyeceksiniz ki tükenmeseydin kardeşim? 
Valla çok doğru duvar olsaydım da işlemeseydi ben de isterdim ama istemek sanırım benim şanıma, duruşuma, karakterime, sıfatsızlığıma uygun değil. Bazılarınıza çok imreniyorum, bakın dikkatinizi çekerim kıskanıyorum demiyorum, henüz o kadar kötü kalpli olamadım. Beni 20 gün depresyona sokacak olayı siz ertesi günü atlatıyorsunuz ya ben cidden hayranım duruşunuza. Duruşunuz da duruş he çok havalı..
Neyse sıkıldınız muhtemelen ya da.. Okuyanların gözlerine sağlık. Sıkıldıysanız kusura bakmayın gelip bir kahve içelim derseniz vaktinizi bu yazıyla çaldığım için özür dileyebilirim. Gönül isterdi ki hepinize kahveyi ben ısmarlayayım. Malum yeni mezun, işsizim. Kahve olmazsa çay da güzel gider ben sorun etmem. Ama derseniz ki ben de senin gibiyim o zaman hepinizi evime çaya, kahveye ve yemeğe bekliyorum.


Selam ve dua ile.

1 Haziran 2017 Perşembe

Uzun zaman sonra ilk defa delirircesine düşünmeye başladım.
Dalıp gitmelerim, hayal kurmalarım, geçmişim, geleceğim(!) tek tek noktasına kadar her şeyi düşünüyorum.
Biraz daha düşünmeye niyetim vardı ki bundan iki gün önce senden, benden, onlardan, herkesten kaçıp gitmek istedim.
Yapmadım sanmayın, yaptım.. Çok iyi oldu çok da güzel..
Telefonumu kapatıp sabah 9’da trene atlayıp Ödemiş’e gittim.
Yalnız bu kaçış anneme sinirlenip anneanneme gidiş gibi değildi ya da yemek yemiyorum diye sofradan kalkıp kendimi odaya kapattığım gibi de değil.
Kendimi 22 yaşımda fark etmemin kaçışıydı.
Gözlerimin ara ara dolduğunu fark ettim.
Hay babasını satayım üzülüyorum kendime be!
Çok takıntılıyım, sonra..
Sonra hemen her şeyin anında olmasını istiyorum, kuruyorum, yıkıyorum, onarıyorum, sonrası tekrar yıkım.
Ben Ezgiyim severim kendi içimde atraksiyon oluşturmayı, fırtınalarımla kendimi yok edip sonra baharı getirmeyi.
He bir de şey, bazen duruyorum boş boş bakıyorum insanlara.
Biraz onun derdi, biraz şunun güzelliği, biraz yanımdakinin aklı derken eve gelene kadar da yol bitiyor.
Bitsin bitsin, bitmezse bana sıkıntı.
Vücudum alması gerekenden fazla her şeyi alınca şişkinlik yapıyor.
Her neyse, ben buraya ne yazacaktım şimdi ne yazdım.
Yine babasını satarak devam ediyorum.
Sıkıldım biri kurtarsın beni diye çığlık atıyorum kimse duymuyor.
Sakin olun ben içimden bağırıyorum, sesim henüz size ulaşamadı.
Ben de kendime ulaşamıyorum, toz oluyorum, yok oluyorum, bir yerlerde kayboluyorum.

Beni bulabilene minnetle, sevgiyle ve duayla...

13 Mart 2017 Pazartesi

Bi' nebze çocukluğum..

Dut ağaçlarında geçen bir çocukluktu benimki.
Sokağın en çıkmazındaydı evim.
Sabahın kör saatiyle çıkıp akşamın zifiriğinde kendimi bulduğum bir çocukluk.
Okuldan eve gelirken geçtiğim o kocaman arsadan  hafızamda kalan tek şey yine dut ağaçlarının altında oturup dertli dertsiz bilinmez içen abiler, amcalardı.
Vakit gelmiş 9 senemin geçtiği, çocukluğumu bisikletin yara izleriyle buladığım bacaklarımla, mahallenin erkekleriyle oynadığım 21’le ve evlerimizin arasında sınırlar çizdiğim çocukluk arkadaşlarımla veda zamanıydı.
Şimdi bir başka yerdeyim.
Yokluğu da gördüğüm, gecenin bilmem kaçına kadar oturduğum komşularıma bir veda daha edecektim.
Hayal meyal hatırlıyorum.
Belki de hiç, bilmiyorum.
Bildiğim, hafızamın en ücra köşesinde uyku ve uyanıklık arasında kalan eski evimin beyaz demir kapısı.
En berbat rüyalarımın içine nüfuz eden o kapı.
Uyandığım en ağır rüyaların arkasında yatan o beyaz demir kapı.
Hala akıbetini bilmiyorum.
Neden mi?
Bizim o beyaz demir kapı, rüyalarımın en güzide parçası, anahtarsız açılmazdı.
Fakat ben her defasında birilerinden kaçıp kapının kolunu hızlıca çevirip, biraz soluk biraz da soğuk ara yerden geçip merdivenleri hızlıca çıkarım.
Biliyorum eksik bir şeyler var...
Bahçemdeki kuşburnunun tadını bir daha hiç alamadım.
Bir de size bir şey söyleyeyim mi?
Kocaman olan o dut ağacından aldığım  dutun üstündeki osuruk böceğinin bıraktığı acı tat bile hala aklımda.
Ekşitin suratlarınızı ya da gülün.
Ben de  iki duygunun içinde yoğuruyorum bu tadı, çocukluğumu ve şimdimi.


Selam ve Dua ile..