Dut ağaçlarında geçen bir çocukluktu benimki.
Sokağın en çıkmazındaydı evim.
Sabahın kör saatiyle çıkıp akşamın zifiriğinde kendimi
bulduğum bir çocukluk.
Okuldan eve gelirken geçtiğim o kocaman arsadan hafızamda kalan tek şey yine dut ağaçlarının altında
oturup dertli dertsiz bilinmez içen abiler, amcalardı.
Vakit gelmiş 9 senemin geçtiği, çocukluğumu bisikletin yara
izleriyle buladığım bacaklarımla, mahallenin erkekleriyle oynadığım 21’le ve
evlerimizin arasında sınırlar çizdiğim çocukluk arkadaşlarımla veda zamanıydı.
Şimdi bir başka yerdeyim.
Yokluğu da gördüğüm, gecenin bilmem kaçına kadar oturduğum
komşularıma bir veda daha edecektim.
Hayal meyal hatırlıyorum.
Belki de hiç, bilmiyorum.
Bildiğim, hafızamın en ücra köşesinde uyku ve uyanıklık
arasında kalan eski evimin beyaz demir kapısı.
En berbat rüyalarımın içine nüfuz eden o kapı.
Uyandığım en ağır rüyaların arkasında yatan o beyaz demir
kapı.
Hala akıbetini bilmiyorum.
Neden mi?
Bizim o beyaz demir kapı, rüyalarımın en güzide parçası,
anahtarsız açılmazdı.
Fakat ben her defasında birilerinden kaçıp kapının kolunu
hızlıca çevirip, biraz soluk biraz da soğuk ara yerden geçip merdivenleri
hızlıca çıkarım.
Biliyorum eksik bir şeyler var...
Bahçemdeki kuşburnunun tadını bir daha hiç alamadım.
Bir de size bir şey söyleyeyim mi?
Kocaman olan o dut ağacından aldığım dutun üstündeki osuruk böceğinin bıraktığı acı
tat bile hala aklımda.
Ekşitin suratlarınızı ya da gülün.
Ben de iki duygunun
içinde yoğuruyorum bu tadı, çocukluğumu ve şimdimi.
Selam ve Dua ile..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder